nesrin ermiş pavlis

bir mahallenin keşfi

Bugün hava çok sıcak. Bergama tüm gün yandı kavruldu. Bu kadar sıcak yapması normal, şimdi tam zamanı, temmuz ayındayız çünkü. Kale Mahallesi’ndeki yürüyüşümü sıcak yüzünden geciktirip önce Barbaros Mahallesi Yılanlı Sokak’taki parşömen atölyeme; Arka Bahçe’ye uğruyorum. Bahçedeki kaktüsleri ve çiçekleri sulayıp, kedilere mamalarını veriyor, sularını tazeliyorum. Güneş yavaş yavaş aşağı inerken herkesin serinlemeye ihtiyacı var.

Anneannem Tüntülü masalını bana fısıldarken, Yılanlı Sokak’tan Parmaklı Mescit’e kıvrılır oradan da Ulu Cami Köprüsü’ne varırım, diye geçiriyorum aklımdan. Ne de olsa Tüntülü bir kurbağaydı ve köprünün altından akan Selinos deresinde doğmuştu. Arka Bahçe’nin kapısını kilitleyerek, akşamsefalarını selamlıyor ve köprüye doğru yürümeye başlıyorum.

Fotoğraf makinemi gören biri “Hello” diyerek ellerini kaldırdı ve “Hadi çek” diye seslendi.“Merhaba”diyerekkarşılıkverdimamabenimyabancıbir turist olmadığımı anlayınca hızla uzaklaştı. Köprünün üzerinde uzun süre dereyi seyrediyorum. Çocukluğumda derenin daha coşkun aktığını hatırlıyorum, şimdi sadece kurbağaları yaşatacak kadar su var. Anneannem beni buraya gezmeye getirirdi çocukken, köprünün yüksekliği ve coşkun akan su beni hep heyecanlandırdı. Şimdi ise derenin suyu azalmış, ben gündelik, heyecansız hayata sıkışacak kadar büyümüştüm. Anneannem ise yoktu artık. O sırada Selinos’un kurbağaları hep bir ağızdan beni tekrar heyecanlandırmak için bağırmaya başlıyorlar. Cesaretleniyorum. Tüntülü’ye sesleniyorum:“Hey Tüntülü! Gündelik hayatın rutinini bugün kırabilirim!”

Kurbağaların bana verdiği cesaretle yürümeye başlıyorum. Sola dönüp hemen köprünün duvarına oturuyorum. Tam karşımda Ulu Cami var. Caminin bahçesinde bulunan çınar ağacının altında insanlar namaz kılıyor. Onlarla birbirimizi görmeyelim diye çınarın kalın gövdesinin tam arkasına yerleşiyorum. Çınarın yaprakları hepimizin üzerinde rüzgârla birlikte hışırdıyor.

Oturduğum yerden Ulu Cami’yi, minaresini ve şadırvanını; bahçesindeki çınarı ve çam ağaçlarını; mahallenin kalbi olan Domuz Alanı’ndaki taş bir evi ve Pergamon Akropolü’nde yer alan Traian Tapınağı’nı görüyorum. Bir kadrajın içinde farklı katmanlara ait bu kadar çok unsuru görmek, bu şehirde en sevdiğim şeylerden biri. Bir diğeri ise nereden bakılırsa bakılsın Kale Tepesi’ni ya tek başına ya da eteklerindeki mahalleyle ile birlikte iç içe geçtiğini görmek.

Bergama’da Selinos deresi üzerine inşa edilmiş antik köprüler, Pergamon Kale tepesi eteklerinde kurulan Kale Mahallesi ile düzlükteki yerleşimi birbirine bağlar. Ulu Cami köprüsü ise Kale Mahallesi’ne dâhil olan Ulu Cami Mahallesi ile düzlükteki Barbaros Mahallesi'ni birbirine bağlar. Köprünün sözlük anlamı herhangi bir engelle ayrılmış iki yakayı birbirine bağlayan yapıdır. Köprüler bu yüzden çok önemlidir. Ulaşımı sağlar, bir araya getirir, kavuşturur.

Bu akşam dolunay ve ay tutulması aynı anda olacak. Dolunayın şimdiden köprünün üzerinde belirmesi gerek aslında ama bulutların ardında saklanıyor biliyorum. Oturduğum yerden kalkıyorum artık ve Atmaca Mahallesi’nden gelen davul seslerini takip eder gibi Eski Kozak Caddesi boyunca yürüyorum. Dere içinde açmış mor hayıtlara, pembe zakkumlara, yeşil söğütlere bakarak ilerlerken bir adamın derenin içinde bir şeyler aradığını görüyorum. Ne aradığını soruyorum. Adam önce beni tanığını, parşömen yaptığımı bildiğini söylüyor. Sonra da açıklıyor: “Geçen gün görme gözlüğüm söğüdün dalına takıldı, dereye düştü. İki gündür gözlüğümü arıyorum derede”. Bol şans diliyorum ve yürümeye devam ediyorum.

Yolun kenarına atılmış kırık ayna parçalarını fark ediyorum. Kırık parçalara yansıyan gökyüzünü izliyorum, kendi yansımama bakıyorum. Bu mahallenin antik dönemden bu yana aynı malzemelerle kim bilir kaç kere yeniden bir araya getirildiğini düşünüyorum. Katmanlarıyla, devşirmeleriyle yıllar içinde parçaları yeniden birleştirilmiş bütün olmuş Kale Mahallesi’nde yolun kenarına oturmuş ayna parçalarını birleştirirken buluyorum kendimi.

Kafamı kaldırdığım anda bir adamın yerde boylu boyunca uzandığını görüyorum ve panikliyorum. Başına bir şey mi geldi diye endişelenmek üzereyken onu hatırlıyorum; az evvel Yankı Sokağı’ndan dönerken karşılaşmıştık. Ayakta zor duruyordu, fazla içmişti. Ağacın altına uzanmış, rüzgârın serinliğinde keyifleniyordu. Rahatsız etmeden hızlı hızlı ilerliyorum. Bu defa bir yapının kapısında aniden bir adamın bana baktığını fark ediyorum ve irkiliyorum. Bir kez daha bakınca bir cansız manken olduğunu anlıyorum. Elinde tuttuğu “hoşgeldiniz” yazısına rağmen iyi şeyler hissedemiyorum, tedirgin oldum bir kere. İlerliyorum.

Tedirginliğimi atmak için Kale tepesine doğru kafamı kaldırıyorum ve akropol aksında iç içe geçmiş görüntüleri yakalama oyununa başlıyorum. Sonra renklere odaklanıyorum; sarılar, morlar, yeşiller. Merdiveni ve merdivenin başında duran kadının bana ters ters baktığını görüyorum. Kafasını çevirip merdivenleri çıkmaya başlıyor. Kadının üzerimdeki bakışları bir anlık olumsuz bir his yaratıyor bende ama yine de umursamıyorum ve kadını takip ediyorum yukarıya doğru. Merdivenleri çıkarken Kale Mahallesi’nin sınırlarına yaklaştığımı fark ediyorum. Tedirginlik hissi ile sınırlarda dolaşmanın bağlantısını düşünüyorum. Merdivenin sonunda beni siyah beyaz bir köpek bekliyor. Bu benim için bir işaret. Yanına gidiyorum, selam verip kafasını okşuyorum. O da beni kokluyor, kedim Paspas ve Kara Kız’ın pantolonumun paçalarına yazdığı mektupları okuyor adeta. Köpek ve ben artık bir ekip oluyoruz. Yöneleceğimiz yol için üç seçeneğimiz var. Hadi, diyorum, canım köpek, yolu sen seç, bundan sonra beni sen götüreceksin. Yukarıya doğru yöneliyor, ben de peşine takılıyorum.

Kale Eteği Sokağı’na doğru çıkmaya başlıyoruz. Sokaklarda kimse yok ve gittikçe Kale tepesine yaklaşıyoruz. Sonunda terkedilmiş, yanmış bir evin önünde duruyor, evin içine kafamı uzatıyorum ve aynı dostane mesajla ikinci kez karşılaşıyorum ama yine tedirginlikten başka bir şey hissedemiyorum. Derken çok yakınımızda başka bir köpek havlamaya başlıyor.

Bizimki tırmanmaya devam ediyor, peşinden gidiyorum. Andezit tepe üzerine kurulmuş Kale tepesinin tam üstündeyiz. Akropole çok yakınız artık ve düzlükten itibaren izlediğim Kale tepesi kadrajıma artık tek başına giriyor. Daha fazla ilerleyemiyorum çünkü etrafı dikenli tellerle çevrili ve tedirginliğim devam ediyor. Bizimki hayıtların yanında kesilmiş telden içeri giriyor, ben de onu takip ediyorum. Diğer köpek havlamayı sürdürüyor, rüzgâr uğultulu esiyor ve hava kararıyor, bir his daha fazla ilerlememem gerektiğini söylüyor. Geri dönmeye karar veriyorum. Derken üstümüzden siyah bir leylek uçuyor, sesleniyorum “Hey leylek!”. İnişe geçiyoruz ve hala bizimki önde, ben onun arkasındayım. Duru sokağından sola dönüyorum ve bizimki gözden kayboluyor, artık yalnızım.

Çok dar bir yol görüyorum ve nereye çıkacağını bilmeden ilerliyorum. Önce gülümseyen bir keçi sonra da kaynanadilleriyle karşılaşıyorum, içim ferahlıyor. Sağa dönüp ilerlerken bir evden kavga sesleri duyuyorum, yüksek sesten ve duyduklarımdan hoşlanmıyorum. Sola dönüp baktığımda merdivenin başında bu kez de bir kedi beni bekliyor, onun da peşine takılıyorum ve merdivenleri çıkıyorum. Artık Halil Okka Sokak’tayım. Halil Okka'nın kim olduğunu düşünürken bir kadın evinden kafasını uzatıp bana çıkışıyor. Oralarda çok dolanmamam gerektiğini ve bulunduğum yerin tekin olmadığını söyledikten sonra beni evine kahve içmeye davet ediyor. Kıramıyorum; belli ki çok yalnız. O kahveyi hazırlarken çalışma arkadaşım Fatih’e telefonumdan konum atıyorum, olur da bana ulaşamazlarsa nerede olduğum bilinsin, diye. Tedirginliğim devam ediyor çünkü. Kahvelerimizi içerken kaynanadillerine yılbaşı çiçeğini nasıl aşılandığını tarif ediyor bana, can kulağıyla dinliyorum. Burada çok oyalanmadan Domuz Alanı’na inmemi tembih ediyor ve ayrılıyoruz. Çıktığım merdivenlerden geri inerken, arkamdan bakıyor ve sesleniyor “Doğruca alana git”. Meydana varınca sola dönüyorum. Saatler önce peşine takıldığım siyah beyaz köpeği beni beklerken buluyorum. Kafasını okşayıp vedalaşıyorum ve yoluma devam ediyorum.

Hava karanlık ve ay hala yüzünü göstermiyor. Bir baykuşla göz göze geliyorum, bunun bir uğursuzluk alameti olduğunu aklıma geliyor ama tedirginliğimi arttırmasına izin vermiyorum, “Merhaba Baykuş!”diyerek onunla selamlaşıyorum. Atmaca Mahallesi’nden gelen düğün seslerini duyuyorum ve tam o sırada Mesut Sokağı’nda olduğumu fark ediyorum. Yeni evlenen çiftler mutlu ve mesut olsunlar diye içimden geçiriyorum. İttihat Ve Terakki Caddesi’nden devam ediyorum ve Domuz Alanı’na varıyorum. Burası Kale Mahallesi’nin kalbi ve her şey normal akışında, beni tedirgin eden sınırda değilim artık. Üç beş dakikalık yürüme mesafesindeki bu keskin bir geçiş beni çok şaşırtıyor. Tabak Köprü Caddesi’nden aşağı salınırken Özlem ve Can Ekin ile karşılaşıyorum, onları görünce keyfim yerine geliyor. Arkalarından turuncu Vosvos görünüyor. Alaadin’e ve vosvosu Osman’a kocaman bir selam veriyorum.

Tabak Köprü caddesinden inerken hanımeli kokusu durduruyor beni ve taş bir evin önüne oturuyorum ve ne kadar yorulmuş olduğumu anlıyor ve ancak rahatlıyorum. Sesleri dinlemeye başlıyorum. Yemek saati olduğu için evlerden çatal bıçak sesleri ile yemek kokuları geliyor. Bir adam yemeğini erken yemiş olsa gerek muhtemelen kahveye iniyor, bir kedi yukarı çıkıyor, gençler motosikletleriyle turluyor. Rüzgâr esiyor, çılgınca bir hanımeli kokusunu dağıtıyor sokağa.

Biraz daha aşağı salınıyorum ve Tabak Köprü Çıkmazı’nın başında duruyorum. Ustam Tabak İsmail, Tabak Köprü çıkmazında doğmuş, onu anıyorum. Ve biraz daha salınıp, Kale Mahallesi’ne dâhil olan Talat Paşa Mahallesi ile düzlükteki Selçuk Mahallesi’ni birbirine bağlayan Tabak Köprü’ye varıyorum. Kale Mahallesi’ndeki gündüzden geceye uzanan sürprizlerle dolu yürüyüşümü burada tamamlayarak evin yolunu tutuyorum.

Temmuz 2020, Bergama

Kale_fanzinler_DSC02744_dekupe_72dpi.png
Kale-Mah.jpg