ayfer yıldız

bir mahallenin keşfi

Gündelik yaşamı bir tiyatro oyununa benzetirim. Sanki sahnede birçok rolü üstlenmiş ve sırası geleni oynayan bir oyuncu gibi hissederim kendimi. Hangi rolün (anne, orta yaşlı bir kadın, öğretmen, komşu, evlat..) sahnelenmesi gerekiyorsa onun gereklerini yaparak o rollere uygun davranışı sergileyerek hayatımı sürdürürüm. Varlığım sanki bu rollerden ibaret gibi. Ama bilirim ki, bu rollerimin bazıları bana verilmiş, bazıları kazanılmıştır.

Sergilediğim rollerin belki çoğu, içinde bulunduğum toplumun benden beklediği gibi olmadı aslında. Kadına ikinci sınıf muamelesi yapan, onu edilgen bir yaratık gibi görmek isteyen sisteme hep başkaldıran bir kadın oldum. Edilgen bir evlat, edilgen bir eş, edilgen bir öğretmen olmadım hiç. Bu toplumda başarılı olmak demek toplumun senden beklediği davranışları sergilemeyi gerektiriyordu. Oysa şimdi hayatımın bu döneminde içimdeki özgür kadın ie sorumluluk sahibi bir anne arasında denge kurmak zorundayım.

Zihnimdeki bu düşünceleri Akasya Park’ta bırakarak ve bütün rollerimden sıyrılarak çıktım Kale Mahallesi’ne. İçimden sessiz ve kimliksiz bir yola çıkış olsun bu diye geçirdim. Ve soldaki ilk sokağa girerek başladı Kale Mahallesi’ne yolculuğum.

Uzun ve dar bir sokaktı girdiğim. Evlerin bazılarında pencereler açıktı, çamaşırlar iplere dizilmişti, burnuma yemek kokuları geliyordu; bazılarında ise terk edilmişliği çağrıştıran sıkıca kapalı kapılar vardı ve sessizlik hakimdi. Duvarlarda taşların arasından çıkan bitkilerse yaşamı hissettiren bir sesti. Yürüyüş gündelik hayatımızın tekrarlarından koparak yaşadığımızı hissetmenin bir yoluydu belki de. Kale Mahallesi’ndeki yürüyüşümde hissettiğim tam da buydu. Kapalı kapılara rağmen, taş duvarlar bana yaşamı tüm gücüyle hissettiriyordu. Kim olduğumu ve nerde olduğumu unutturacak kadar..

Çocuk seslerini takip ederek ilerlemeye karar verdim. Sokağın sol tarafından gelen seslere doğru aşağıya yöneldim. Üç erkek çocuk bir kapının önünde oturmuş, kahkahalar atarak sohbet ediyorlardı. Ben çekim yaparken onlar da benimle sohbete giriştiler. “Nerede bir can ölse oralı olur yüreğim, olmalı zaten olmazsa insan olmaz yüreğim” diyen Ahmed Arif’in dizesi geldi aklıma. Sanırım sessizliğimi bozup çocukların iletişim talebine yanıt vermek istedi yüreğim. Malum pandemi dönemi, maske ile yollardayım. Çocuklardan biri, “Maske hiç koruyucu değilmiş abla boşuna takma, çok terlemişsin.” diyerek başladı sohbete. Bilinmezin en uçta olduğu bir süreçte olduğumuzu, kısmen olsa bile koruyucu etkisi varsa takmamız gerektiğini söyledim. Yanımda fazla maske olsaydı da onlara verebilseydim diye geçti aklımdan. Çocuklarla okulların açılıp açılmayacağına ve açıldığında neler olabileceğine dair sohbete devam ettik. “Evet yaa”,dedi en ufak olanı. “Okulu, hayatım boyunca hiç özlemeyeceğimi sanıyordum, özledim valla bu süreçte”, dedi. Ben hala kimliksizdim. İçimdeki öğretmen uyanmaya çalışsa bile onu bastırdım. Ve özellikle isimlerini ve okullarını sormadan ayrıldım yanlarından. Sanki sorsam, öğretmen rolümün bana dayattığını yapacakmışım gibi geldi.

Başka çocuk seslerine doğru ilerledim. Birkaç kız çocuğu oyun oynayıp sohbet ediyordu. Makinemi görünce fotoğraflarını çekmemi istediler. Adeta çocuktuklarından sıyrılıp, bütün sevimliliklerini takınarak bana bir manken edasıyla poz verdiler.Domuz Alanı’na doğru yürümeye başladım. Alanın tam karşısında evlerin önünde üç orta yaşlı kadının yanlarına gidip izin istedim fotoğraf için. Ayrıca canım bir sigara içmek istemişti, yanlarına oturup sigara içerken sohbet ettik. İsimlerini özellikle sormadım. Bu mahallede yaşamanın nasıl hissettirdiğini konuşmaya başladık. Herkesin birbirini tanıdığı ve kendilerini güvende hissettikleri bir yer olduğunu, canlarının istediği anda istedikleri kişiye ulaşabilmenin ne kadar güzel olduğunu anlattılar. Neredeyse üçü de aynı anda konuşuyordu. Bu sıcak günde esintili bir yerde sohbet etmenin keyfini yaşıyorduk. Sohbet o an beni kendi çocukluğuma ve kendi mahalleme götürdü. Yüzümde gülümseme ile ayrıldım yanlarından.

Sokaktan geriye dönüp yürümeye devam ettim sokaktan. Büyük bir ciddiyetle köpeklerini gezdiren yaşlı bir adam takıldı gözüme. Selamlaştık. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri, serin bir hava, tarihi dokusuyla büyüleyici evler ve sokaklarda kimliksiz gezmenin tadını çıkararak yürümeye devam ettim. Sokağın devamında sandalyesinde oturmuş bir adam ve köpeği ilgimi çekti. Sanırım fiziksel bir sağlık problemi vardı. Hemen yandaki evin girişinde tabakta meyveler olduğunu, onları getirmemi ve birlikte yiyebileceğimizi söyledi. Ben de içinde şeftali ve erik olan meyve tabağını getirdim ve yanına çömelerek bir şeftaliyi iştahla yedim. Mahalleye fotoğraf çekmek için yabancı insanların geldiğinden ve gelenlerle sohbet etmenin kendisine ne kadar çok keyif verdiğinden bahsetti. “Ben”, dedi, “Bu mahalledeki yabancı insanları ve köpeğimi çok severim.” Geçmişte hayvancılık yapmış. Kesinlikle hayvanların dostluğunu hiçbir şeye değişmeyeceğini ve insanlarla mesafeli olmanın en iyisi olduğunu söyledi. Bir gün yeniden ziyaretine geleceğimi söyleyerek vedalaştım.

Bu mahallede en sevdiğim mekan olan Aristonicus Otel ve yine bir başka butik hotel olan Taş Konak’ın önünden sessizce ilerledim. Yine bir çocuk grubuyla karşılaştım, onlarla da sohbet ettikten sonra Akasya Parkı tekrar görene kadar dönüş yoluma devam ettim. Bir anda beni orada bekleyen çocuklarım geldi aklıma. Evet, yine bir anneydim şu an.

Temmuz 2020, Bergama

Kale_fanzinler_DSC02734_dekupe_72dpi.png
Kale-Mah.jpg