fatih kurunaz

bir mahallenin keşfi

Bergama akropolüne çıkarken karşılaştığım ilk sokak tabelası; Taksim Caddesi’ninki. Taksim, hem bölen, ayıran hem de toplayan, birleştiren anlamında iki yönlü bir kelime. Caddede yürürken dönüp arkama baktığımda caddenin iki yakasının da birbirinden ayrı olduğunu fark ediyorum: Sağ tarafta restore edilmiş, ilk yapıldığı dönem gibi özgün mimarisi ile bir taş bina, solda ise aynı dönemde inşa edilmiş ancak eklemeler yapılan, çanak antenli ve sıvalı- boyalı bakımsız bir ev! Biraz daha ilerlediğimde caddenin gücü daha anlaşılır oluyor. İki farklı sokak kolu burada birleşiyor; yolları ikiye ayıran evler akşam serinliğinde esen meltemi de ikiye bölüyor.

Birden ağlama sesleri duyuyorum; yaklaştıkça yavaş yavaş artan sesin bir erkek çocuktan geldiğini anlıyorum. Büyükannesinden azarı işitmiş olmalı. Yürümeye devam ediyorum. Evinin önüne oturan bir adamla karşılaşıyorum. Elinde tesbihi, terlik giydiği ayaklarını üst üste atmış, kolunu merdivenlere dayamış etrafı süzüyor. “Bak bu ev benim, fotoğrafını çekebilirsin” diyor. Kafamı kaldırıp mavi boyalı demir doğramalı evin fotoğrafını çekiyorum. Az ileride üzerinde #çiçeklikızpergamon yazan kapıyla karşılaşıyorum. Bu resim biraz önce konuştuğum adamın ve mahallede kapılarının önünde oturan diğer insanların bir yansıması sanki.

Kale Mahallesi’ndeki yürüşüme devam ediyorum. İki öğretmen arkadaşımın mahalledeki dönüşüme kendi imkanları dahilinde katkıda bulunarak, restore ettikleri tescilli tarihi bir ev olan Taş Konak Otel’in önünde buluyorum kendimi. Bu restorasyon sayesinde burada kalanlar, kentin tarihsel dokusunu hissederek, evin sokağa açılan kapısından geçerek, mahalleliyle sohbet ederek, çiçek kokuları ve kuş sesleri ile baş başa kalabiliyorlar. Günümüzün yapaylığından, apartmanlar arasına sıkışmış kent yaşantısından ziyade burada yaşamın doğallığı ve tazeliği hissedilebiliyor.

Mahalle eşine az rastlanır detaylarla dolu. Sapasağlam duvarda taş sövesi ve boyalı demir kepenkleriyle sokağa bakan pencerede ev sahibi tabiri caiz ise “upgrade” yapmış: Boyalı ahşap doğrama, yerini PVC malzemeden üretilmiş, çift camlı ve ısı yalıtımlı sızdırmaz modern malzemeye bırakmış. Ama pencere mutfak dolabına dönmüş. Tencere, tava hepsi pencere önüne dizilmiş.

Dar sokaklarına rağmen yollarda yoğun bir araç trafiği var. Arabalar, motorsikletler hiç eksilmiyor. 19.yy’da aynı genişlikteki sokaklarda eşekler izinsiz kapı önündeki direklere bağlanıyor muydu ve bu sorun oluyor muydu bilmiyorum ama günümüzdeki arabalar bu yollar için oldukça büyük kalıyor. Ve insanlar 100-150 yıldır ayakta kalmayı başarabilmiş dünyanın en eski geleneğinin başarılı örnekleri olan duvar örgüsüne şu tuhaf tabelayı çakmayı becerebiliyor: Park Etmek Yasaktır.

Mahmut Şevket Paşa Caddesi’nde yol ayrımına geldim, artık ben de “taksim” olmalıydım. Bulunduğum yerden aşağıya doğru inerken, açık alana çıkınca birden kuşların yoğunluğunu hissediyorum tepemde. Nerede elektrik direkleri varsa arasında gerili elektrik hattının izdüşümünü yolda görmek de mümkün; yan yana sıralanmış gübreler şeklinde! Yoldan aşağıya sallanırken sürekli çevremi süzüyorum. Geniş ve kırmızı bir duvarın ortasında tek başına bulunan pencerenin garip haline bakakalıyorum. Ama asıl merak uyandıran ise bu küçücük açıklıktan sokağa akan sesler, kokular, muhabbetler. Sokaktan oraya giden toz, duman, ses. Esas olan tüm bunların iletişimi sanki. Bir evin tam bitiminde büyümüş koskoca ağaç. Dalları ile sokağı örtmüş ve gölgesiyle serinletiyor kozak taşlarıyla kaplı yolları. Bu temmuz sıcağında uçuşan yapraklar bana eylülü hissettiriyor. Anneler ve çocuklar, kimisi el ele kimisinde bebek arabası, evlere dağılıyor herkes.

Kılıç Ali Sokak tabelasının altında bir yazıyla karşılaşıyorum; “PAKET ME”. Bu ne yahu? Düşün düşün anlamıyorum. Sonra jeton düşüyor: Park Etme yazmış ev sahibi. Arabalardan bıktı herhalde. Acaba birisi kapı açıkken yazmaya başladı da kapatınca anlamı mı kaydı? Bu sokak çocuklarla dolu; ip atlayan, bisiklet binen, kaçan kovalayan...Her yerde bağrış, çağrış sesleri yankılanıyor. Ama birisi var ki aralarında bisikletiyle kaç kez geçti sayamadım. Yürüyüşe devam ediyorum. Bu hem fiziksel hem de zihinsel bir sürüklenme benim için. Evin üst katındaki kötü balkon eklemesi gibi birçok detay yine gözüme çarpıyor. Mesleğimden dolayı bu detayları görmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Bu mahallede evleri, direkleri hatta ağaçları beyaza boyamak bir adet. Kırsaldan gelen kireçle boyama, temiz tutma geleneği. Önü sarmaşıkla kaplı küçük evinde ne kapısı, sövesi kalmış, ne penceresi ne de birbirinden güzel andezit duvarlarıyla tuğlaları. Hepsi bembeyaz! Hayatlarımızın zamanla biriken sorunları gibi sokaklar. Katman katman yükseliyor zamanla. Bir bakmışsınız bodrum kapıları, pencereleri görünmez olur. Sonra duvarla örülür, yok olur. Kimliği değişen insanlar da binaların kimliğiyle oynuyor, estetik kaygıdan yoksun sadece işlevle yoğuruyor onu. Sonra da beyaza boyuyor bazen işte.

Mahallenin bazı kesimlerinde avlusunda kimisinin direkli, kimisinin cephesinde kimisinin de kapısında asılı bayraklardan milliyetçiliğin ağır bastığını söylemek mümkün. Öyle bayramlarda ya da özel günlerde değil her gün her an asılı bu bayraklar. Bize kapının ardı hakkında bilgiveriyor. Mahalleninenbüyükderdi ise boş kalan evler. Her an birisi daha satılıyor. Buradaki yaşamından ayrılan ev sahibi artık muhtemelen “kentli”. Boş evlerden rutubetli ve serin, çürük kokan kokular taşıyor dışarılara. Çoğunun ev sahipleri artık kediler olmuş.

Kılıç Ali Sokak ‘ın mağrur ve güzel çeşmesiyle karşılaşıyorum biraz ilerde. Artık suyu akmayan, katman katman boyanmış, ne zaman, kimin yaptırdığı bilinmeyen, yalnız bir çeşme. Onun da önü diğer evler gibi boş.  Sarı cephesi, mavi kapısı ve demir kepenkleri ile harika bir köşe binası yolu ikiye ayırıyor. Yeniden taksim, yeniden yol ayrımındayım. Mahalle birikerek yükseliyor. Kimi yerlerde rampalar kimi yerlerde merdivenler ile. Hatta motorsikletler inip çıksın diye incecik rampalar evlerin içine kadar uzanıyor. Mahallenin geniş merdivenleri beni bir üst sokağa bağladı. Güzel bir sokağa açılan bu merdivenli yolun duvarlarında devşirme malzemeler var.  

 

Duvarın kenarından kestiğim sokakta bir dükkan var ama artık işletilmiyor. Burası belki de fırındı eskiden. Eve gelene kadar tırtıklanan ekmek uçları veya susamları ayıklanan ramazan pideleri geliyor hemen aklıma.

Tufan Sokağı’na geldim; buraki evler köyü anımsatıyor. Minik, sevimli, kerpiç ve bacalı evlerdeki yaşam büyüklerin bize salçalı ekmekler vererek sokağa saldıkları basit ama bir o kadar da unutulmayan zevkli dönemine götürüyor insanı. Şimdi kış olsa, bacadan odun ateşinin isli kokuları sarsa mahalleyi o zaman pazar akşamları evde yanan termosifonun sıcaklığını ve banyodan sonra buz gibi olan koridordan sobayla ısınmış odaya geçişi hatırlar mıyız? Belki.

Karanlık artık kendini iyice belli etmeye başladı. Gökyüzünün maviliği artarken sokak lambaları da birden yanarak sarı renkli ışıklarıyla dar sokakları aydınlatmaya başladılar. Bu tarafta evlerin önü açıldığı için herkes kentin güzel seyrine göre ayarlamış teraslarını. Kimisi de son dönemlerde vazgeçemediğimiz gibi balkonlarını kapatarak kış bahçesine dönüştürmüş.

Evlerin çatılarında ise bu tarihi dokuda bile güneş enerjisi panelleri ve depolarını görebiliyorsunuz. Alüminyum folyo kaplı PVC boruları ile bu depolar gözümü fena halde tırmalıyor. Sadece bu değil beni rahatsız eden; taştan, araları sıvalı ve belki de üstünde harika bir harpuştası olan eski sokak duvarlarına mahremiyeti artırmak için tuğlalar ekleyerek üzerine sıva döküp cam parçalarından sözde güvenli hale getirilen başarısız eklenmeler. Kim bilir kaç kediye köpeğe eziyet oldu bu durum.

1,5 saati geçen bu yürüyüş sürecinde yaşadığım “kültür şoklarına” inat karşıma Kültür Sokağı çıkıyor. Sanırım tam yemek saatindeyim. Mahallede gizledim kendimi yine, çevremi izliyorum ama ne gelen var ne giden. Çatal, kaşık sesleri geliyor evlerden. Omzumu köşe evin duvarına yaslıyorum. Soluklanmak iyi geliyor; iğde çiçeklerinin mis kokuları arasında! Ve dolunay artık bana yalnızlığımı gösteriyor gibi. Sadece ikimiz varız bir süreliğine, baş başa. Sokaktaki yalnızlığı mahalleye doğru elinde torbasıyla yürüyerek giden bir adam bozuyor. Ben de evime geri dönmek üzere mahalleden ayrılıyorum; kent merkezine, kalabalığa, trafiğe, apartmanlar arasında sıkışan sokaklara doğru.

Temmuz 2020, Bergama

Kale-Mah.jpg