seda tulun

bir mahallenin keşfi

Sırtımı Aristonicus heykeline dönüp, mahallenin akropole çıkan caddesinden sürüklenmeye başlıyorum. Avucumun içi gibi bildiğimi düşündüğüm mahallede nasıl kaybolurum diye bir kaygı var içimde. Öyle ya, her zaman geldiğim bir yer burası.

Yürürken evleri inceliyorum dikkatlice. Mahalledeki evler bana çocukken anneannemin gelin olarak geldiği eski bir Rum evini hatırlatıyor. Çocukluğumda anneannemin evi yıkılmak üzere olduğu için bizim eve yalnız girmemize izin verilmezdi. Mahalleden arkadaşlarımla eve gizlice girer, tütün balyalarının arasında evcilik oynardık. Kurutulmuş tütün kokusunu arıyorum bu mahallede yürürken. Bir de “7" var aklımda. “Aklından bir sayı tut” oyununu oynarken aklıma gelen ilk sayı ya da “uğurlu sayın kaç?” dediklerinde söylediğim sayı. Yedi numaralı kapıları takip etmeye başlıyorum. Yedi ya da toplamı yedi olan numaralara bakıyorum, sonra kapılardan vazgeçiyorum.

Çocukluğumda gizli gizli gidip oyun oynadığım Rum evinin, sokağı baştan sona gören bir cumbası vardı. Karşıma çıkan evin önce kapı numarasına bakıyorum sonra ister istemez evin cumbası var mı diye yukarı kaldırıyorum kafamı. Ama bu mahalledeki evlerin cumbaları artık yok. Kapısı açık evlerden dışarıya taşan konuşmaları dinliyorum. Şiveler çok tanıdık. Bu sesler bana Selanik göçmeni anneannem, annesi, kardeşleri aslında neredeyse evdeki herkesi hatırlatıyor.

Çocukluğumu hatırladıkça sokaklardaki evlerin bakımsızlığını görmüyorum. Yürümeye devam ediyorum. Kapı önünde oturan iki kadına rastlıyorum. Mahalleye neden geldiğimi soruyorlar. Sonra da mini eteğime bir iki kızıp kahveye çağırıyorlar. Meğer anlatacakları ne çok şey varmış. 24 yaşında eşini kaybettiğini, üç çocuğunu tek başına büyüttüğünü ama yalnızlığın fena olduğunu ve yeniden evlenmek istediğini anlatıyor biri. Diğeri anlatmaya başlamadan bir sonraki ziyaretimin sadece onlarla kahve içmek için olacağına söz verip, muhabbeti yarıda kesiyorum ve yanlarından ayrılıyorum.

Sokaklarda evlerin önüne konulmuş kanepeler dikkatimi çekiyor. İçerisi dışarıda da devam ediyor, mahallede sokaklar kamusal mekan olmaktan çıkıp özel alana dönüşüyor. Evlerin oturma odasından geçiyormuş gibi geçiyorum sokaklardan. Sonra bahçesindeki ağaçta asılı bir avize olan kafeteryada mola veriyorum. Sokaktaki kanepeler gibi bu avize de bana vedalaşamamayı anımsatıyor.

Bir merdivenle akropolün eteklerine çıkıyorum ve daha önce akropole yürüyerek çıkmadığımı hatırlıyorum. Akropolden aşağıya inerken sol tarafta kalan sokaklardan birine giriyorum. Sokağa atılmış eski televizyonun karşısında kendi yansımamı görüyorum. Etek boyumu öğrenilmiş bir hareketle kontrol ettikten sonra gelen sesleri takip ederek çocukların oyun oynadığı başka bir sokakta buluyorum kendimi.

Taş duvarlara takılıyor gözüm bu sokakta: Hellenistik, Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin taşları bunlar. Hepsi kat kat, hepsi bir arada. Her taş tarihte bir yolculuk sanki.

Sokakta yürürken tanıdık bir yüze rastlıyorum. Şaşırıyorum. Birkaç saat önce birlikte ders yaptığımız öğrencim Ferhat, beni görünce bisikleti ile bana şov yapmaya başlıyor. Onunla ve babasıyla biraz sohbet ederek yürümeye devam ediyorum. Sokak başında oturan bir kaç kişi Ferhat'ın özel eğitim öğretmeni olduğumu öğrenince bana şifacı gibi davranıyorlar. Ali'den bahsediyorlar; onun da özel eğitime ihtiyacı olduğunu söylüyorlar. Ayaküstü onları bilgilendirdikten sonra telefon numaramı veriyorum.

Hava kararmak üzere artık. Mahallede kaybolduğumu farkedince tedirgin oluyorum. Bu yüzden ara sokaklara girmemeye karar veriyorum. Bulunduğum sokaktan dümdüz yürümeye devam edince birden yürüyüşüme başladığım noktada, Akasya Park’ın kenarında buluyorum kendimi. Çocukluğumu hatırlatan evleri, renkli dar sokakları, sıcak ve samimi insanlarıyla Kale Mahallesi’ndeki sürpriz karşılaşmalarla dolu yürüyüşümü burada tamamlıyorum. Akasya Park’ta acı bir yorgunluk kahvesi içmek üzere çam ağaçlarının altında kuytu bir köşeye oturuyorum. Aklımda çocukluğum...

Ağustos 2020, Bergama.

seda_web_1.jpg
Kale_fanzinler_DSC02737_dekupe_72dpi.png
Kale-Mah.jpg