tuğba yılmaz

bir mahallenin keşfi

Kale Mahallesi’ndeki yürüyüşüme her zaman geldiğim yerden Akasya Park’tan başlayıp, Akropol yönünde ilerledim. Mahalleye hâkim bir sokaktan devam etmek için yokuş yukarıya, evler bitene kadar devam ettim. Metruk birkaç yapı gördüm. Yürümeye devam ederken önce arabesk müzik, ardından da gülme sesleri duydum. Üç dört kişinin rakı içtiğini görünce endişelendim ve rotamı değiştirmeye karar verdim. Yokuş aşağı hızla inip ara sokaklara daldım. Bir süre içimdeki endişeyi atamadım, hızla yürüyor ve hiçbir şeye bakmıyordum. Bir köpeğin arkasından koşan kız çocuğunu görünce yavaşladım ve mahalledeki yürüyüşüme bu defa daha sakin bir şekilde devam ettim. 

 

Mahallenin genelinde taş evler olsa da iki katlı tuğla evleri de görmek mümkündü. Bu evler genel olarak mahallenin dokusunu bozmuyordu ama taş evlerin güzelliği de bir başkaydı. Hayranlıkla sokaklarda yürüyordum. Evlerin renk renk duvarları ve farklı özellikteki kapıları mahallenin görüntüsünü zenginleştiriyordu. 

 

Kale Mahallesi’ne ilk gelişim değildi. Bir aylak gibi amaçsızca sokaklarda dolaşırken evleri daha önce hiç incelemediğimi farkettim. Çünkü buraya her gelişimde bir yerden bir yere gitmek için sokaklardan aceleyle geçiyordum. Oysa bu yürüyüşümün tek amacı vardı: keşfetmek. Burada yaşayan insanlar gibi mahalledeki evlerin ve sokakların da yaşadığını farkettim. Çünkü hepsinde geçmişin bir izi vardı. Tıpkı evlerin duvarlarını saran bitkiler gibi, buradaki sokaklar da geçmişi kucaklıyordu.

Eski Rum evlerine yabancıyım çünkü bu mahallenin kültürü ve mimarisi, doğup büyüdüğüm Adana’dan çok farklı. Bu yüzden mahalledeki büyük kapılı, geniş pencereli rengarenk taş evler bana çok çekici geliyordu. Evlerin içinin kışın sıcak yazın serin olduğunu duymuştum, hatta daha önce gittiğim mahalledeki birkaç işletmede de bizzat tecrübe etmiştim. Yazın o sıcağında klimasız serin bir evde oturmak, kışın soba ya da şöminenin sıcaklığını sürekli hissetmek gerçekten bir şanstı.

Yürüyüşüme devam ederken mahallede sürekli gittiğim yerlerin aksine daha önce hiç sapmadığım sokaklara saptım. Kaybolmanın gerçek anlamını bulmak için belki de... Çıkmaz sokak yazan sokak tabelaları sokaklara sapmanın büyüsünü bozuyordu. Keşke o sokağın bir yere çıkmadığını bilmeseydim. Çünkü ne zaman çıkmaz sokak görsem o sokağa girmekten vazgeçiyordum. Aslında tabelaların beni yönlendirmesine izin veriyordum.

Bir evden gelen karışık kızartma kokusu beni yaz akşamlarının aile sofralarına götürdü. Sokaklarda ağır ağır dolaşıp kokulara odaklandım. Neredeyse her sokakta akşamsefaları karşıladı beni. Sokak başlarında ve duvar diplerinde betonların arasından sivrilerek dünyaya bir mesaj vermek istiyor gibiydi bu renkli çiçekler: Hayattayız, inadına yaşamak istiyoruz!

Aylak aylak dolaşmaya devam ettim sokaklarda. Beni izleyen bir kadının dikkatini çekmiş olmalıyım ki bana neden bu kadar yavaş yürüdüğümü sordu. Daha önce farketmediklerimi görmek ve sokakları hissetmek için böyle yürüdüğümü söyleyerek, onunla biraz sohbet ettim. Bazen sokaklarda duvarların arkasından gelen sesler yankılanıyordu. Kedi sesleri karışıyordu insan seslerine ve köpekler uykularından uyanıyordu. Mahalledeki en güzel sesler de kuş sesleriydi, kulağıma müzik gibi geliyordu. İnsanlar sokaklarda, kapılarının önlerinde vakit geçiriyorlardı; çocuklar oyun oynuyor, kadınlar el işi yapıyor, sokağa sandalyesini çıkaran yaşlılar da onları seyrediyordu.

Masmavi berrak bir gökyüzü vardı. Zaman zaman kafamı kaldırıp yukarıya baktım. Gökyüzüne baktıkça ferahladım, çünkü evlerin ve dar sokakların arasında dolaştıkça bunalmıştım. Soluklanmak ve su almak için bakkal arayışına giriştim. Susamış bir halde kaybolduğum sokaklarda bir ileri bir geri giderken, tanıdık bir tabela gördüm: San’Art! Girişte kimse yoktu, bahçeye doğru ilerledim ve bahçenin büyüsüne kapılıp bir bira içmeye karar verdim. Burası bir kafeterya, bar ve restoran olarak işletiliyor; mahalledeki sayılı mekanlardan biri. Bahçesindekiağaçlar ve dekorasyon insanı evinde hissettiriyor. Her zaman arkadaşlarımla olmayı ve onlarla sohbet etmeyi tercih ettiğim için yalnız dışarı çıktığım nadir zamanlardan birindeydim. Ve yürüyüşümü bir birayla taçlandırmalı, yalnızlığın da keyfini çıkarmalıydım. Bu mola yeniden yürüyüşüme devam etmek için bana gereken enerji vermişti.

Farkında olmadan dik yokuşlara doğru yöneldim bu defa. Sürekli aklımı meşgul eden içsel bir sıkıntı yaşıyordum. Bir yandan pandemi sürecindeki eve kapanmamız, bir yandan hayatın zorlukları bende bir iç sıkıntısı yaratmıştı. Şimdi ise özgürce dolaşmak, sınırlarımı aşmak, her şeyi bir kenara bırakarak kaybolmak iyi gelmişti. Kent merkezinde yürüsem böyle hissedemezdim. Bu mahallede yürümenin büyülü bir etkisi vardı. Daralan, genişleyen sokakları, dik yokuşları ve çıkmazlarıyla sürprizli bir yerdi. Yürüyüşümü sonlandırdığımda sıkıntılar tamamen içimde erimiş ve kaybolmuştu. Dik yokuşlar içimdeki problemlerdi. Yokuşlara yöneldikçe onlarla yüzleşmeye, düğümleri çözmeye başlamıştım. Tüm sıkıntılar zihnimdeki yerini mahallenin sokaklarına, evlerin renklerine, taşların gizemine, kuş seslerine ve çiçek kokularına bırakmıştı.

Temmuz 2020 - Bergama

Kale_fanzinler_DSC02725_dekupe_72dpi.png
Kale-Mah.jpg